Balarısının Uzun Tarihinden Kısa Notlar

İnsanoğlunun, balı tattığı ya da arıların hışmına uğramadan petekten bal almayı başardığı dönem tam olarak bilinemese de balansının insandan milyonlarca yıl öncesinde var olduğunu fosilbilim ortaya koymuş durumda. Amber içinde hapsolmuş durumdaki balansı fosilleri yaklaşık 30-40 milyon yıl öncesine tarihlendiriliyor. İnsanın ateşi bulmasıyla arıları kontrol altına aldığını ve böylece dilediğinde doğal peteklerden bal almaya başladığını düşünmek tuhaf olmaz. En azından bu açıdan bakıldığında, güneşin altında o günden bugüne değişen pek bir şey yok. Çünkü içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bile, petekten bal alınırken arıları uzaklaştırmak için odun ya da tezek yakılarak elde edilen dumandan faydalanma tekniâi kullanılıyor.

Baların: Efsanevi Böcek

Balansı, tarih öncesi bin yıllardan orta çağlara değin dünya üzerindeki tüm toplulukların efsanelerinde yer almış olmalı. Üzerine arı tanrıçaya tapınma sahnesi çizilmiş Sümer-Akad tabletleri ve Mısır firavun damgalarındaki arı figürlerinden anlaşıldığı üzere, Sümerler ve Mısırlılar balansını, kutsal bir kuş olarak sembolize ediyordu.

Mısırlılar, halanlarının tanrı Ranın gözyaşlarından ürediğine inanırdı. Balansı su kamışıyla birlikte, bin yıllarca Mısır devletinin sembol figürleri olarak kullanıldı.

Hititlerin Telepinu efsanesine göre, büyük tanrı Güneş, ülkedeki varlık ve bereketi de yanma alarak kaybolan tanrı Telepinu yu bulma görevini balansına verdi. Arı Telepinu yu uyur halde bulunca onu sokarak uyandırdı ve ülkesine geri döndürmeyi başardı.

Yunan mitolojisinde halanları, şairlerin ilham pensiydi. Bu yüzden yeni doğan bebeklerin dudaklarına bal sürülürse ilerde büyük bir şair ya da iyi bir konuşmacı olacakları düşünülürdü. Tanrılara yapılan sunularda bal ve balla yapılmış pastalar büyük kıymet taşırdı.

Hint mitolojisindeki Bhramari Devi, siyah arıların tanrıçasıdır. Kelt mitolojisinde ise arıların bu dünya ile öte dünya arasındaki elçi olduğuna inanılırdı.

Eski Dünyanın Güniük Hayatında Bal

Ortaçağlar öncesi dünyadaki insanların hayatlarında bal, dini ritüeller ve günlük tüketim açısından son derece önemliydi. Halikarnaslı Herodota (MÖ 484-425) göre Babilliler ölülerini bala bulayıp gömüyordu. Mısırlılar ise mezarlarına, bal petekleri de koyuyordu.

Herodot’un verdiği bilgiler arasında eski Yunan kültüründe balın pasta yapımında kullanıldığım ifade eden satırlar var. Pastalarını hem tanrılara sunar hem de günlük hayatta tüketirlerdi.

Öte yandan, Hitit yasalarındaki arı kovanıyla ilgili iki madde, arıcılığın toplumsal hayattaki önemli yerine ışık tutuyor. Yasalara göre arı kovanının çalınması halinde, hırsıza para cezası uygulanırdı.

Çorum yakınlarındaki Boyalı Höyükte 2004 yılında yapılan kazılar, Hititlerdeki arıcılığın arkeolojik izlerini de ortaya koydu. Höyükte bulunan toprak kaplar içindeki karışım incelendi. İnceleme sonucunda, karışımın bal ve çörek otundan oluştuğu anlaşıldı.

Benzer şekilde Mısırda, İsrail’de ve başka yerlerde son yüzyılda yapılan arkeolojik kazılarda bal kalıntılarına rastlanıyor.

Arıcılık Eski Mısır’da Başladı

Esasen insan, arı ve bal ilişkisinin gözlenebileceği en eski arkeolojik izler MÖ 6000’li yıllara kadar gidiyor. İspanyanın doğusundaki Arana Mağarasının duvarlarında keşfedilen resimde, yüksek bir kaya veya ağaç oyuğundaki yuvadan bal alan bir insan yer alıyor. Mısırdaki Nyuserre Güneş Tapınağında bulunan duvar resimleri ise insan yapımı petek arıcılığının başlangıç yerinin Mısır olduğunu gözler önüne seriyor. MÖ 2500’lere tarihlendirilen tapmağın duvarlarında, kilden yapılmış yatay petekler ve bal toplayan görevliler resmedilmiş.

Eski Mısır’ın yanı sıra MÖ 2000-1000 yıllarında, Orta Volga bölgesinde, ağaç kovukları ve dallarındaki doğal petekler aracılığıyla arıcılık yapıldığına ilişkin bilimsel kanıtlar da bulunuyor.

Eski Dünyanın Ballı Reçeteleri

Eski dünya üzerindeki kültür coğrafyalarında balın ilaç yapımında kullanıldığına ilişkin bilimsel kanıtlar günümüze kadar ulaşıyor. Örneğin MÖ 1900-1250 arasına tarihlendirilen Sümer kil tabletlerindeki ilaç içeriklerinin %30’unda bal var. Tıbbi içerik taşıyan Ebers Papirüsündeki (MÖ 1150) bilgiler balın Mısır’da yalnızca temel bir tüketim maddesi değil, aynı zamanda çok yaygın bir ilaç olduğunu ortaya koyuyor. Mısır tıbbmda bal yoğunluklu olarak yanık tedavisinde, ülserde ve göz hastalıklarında kullanılıyordu.

Kutsal Kitaplarda Arı ve Bal

Bütün mükemmelliği ve faydasıyla bal ve arı, üç büyük kutsal kitaba (Tevrat, İncil ve Kuran) konu olmuş. Her üç kitapta da özellikle yabani bala (doğal arı yuvasında, insandan uzakta üretilen bal) ilişkin bazı ifadeler yer alıyor. Tevrat’ta ve İncilde ayrıca, yabani balansından ve saldırganlığından da bahsediliyor. Diğer iki kutsal kitapta rastlanmayan bir şekilde, Kurandaki surelerden birinin adı “Nahl” yani arıdır. Arı Suresi nde iki ayet (68-69) doğrudan arının yaptığı yuva, bal yapma süreci ve balın iyileştirme gücüne ayrılmıştır.

Eski İnsanlar Balansını Ne Kadar Tanıyordu?

Arıların niteliklerine ilişkin bilinen en eski yazılı kaynaklar Eski Yunan dönemine ait. Platon (MÖ 428-347) ünlü Devlet isimli kitabında müsrif devlet adamını kovanın içindeki erkek arıya benzetir.

Aristo (MÖ 384-322) ise Hayvanların Tarihi’nde, doğrudan balansına ilişkin kendi gözlemlerini ve o dönemde doğru kabul edilen verileri uzun uzadıya anlatır. Aristo’nun günümüzden yaklaşık 2350 yıl öncesinde balansına ilişkin verdiği bilgiler, insanoğlunun bu gizemli ve mükemmel böceğe karşı duyduğu merakın ne kadar eski olduğunu gözler önüne seriyor.

Aristo kitabında, Eski Yunanda arıların nasıl ürediğine dair üeri sürülen çeşitli görüşleri aktarır: Bazılarına göre arılar çiftleşmez ve doğurmaz, ama buna rağmen yavru edinir. Onlara göre arılar (günümüz tanımlamasıyla işçi arılar) “callyntrum” isimli bir çiçekten, sazlık çiçeğinden ya da zeytin ağacı çiçeğinden üremiş olabilir. Başkaları ise arıların kovanın kralı tarafından, oğul arıların ise yukarıda sıralanan çiçeklerden ürediğini düşünür.

Aristo “kovanın erkek yöneticisi” şeklinde tanımladığı kraliçenin bir dişi olduğu görüşünü kabul etmez. Bununla beraber, yöneticinin işçi arıların oluşmasında açıklanamaz bir katkısı olduğunu belirtir. Çünkü petekte yönetici yokken işçi arı da yoktur. Ancak Aristo’ya göre arı, larvalarım bilinmeyen bir yolla doğadan edinip ağzıyla peteğe getirir; peteğin hücrelerine yerleştirir ve üzerinde bir kuş gibi kuluçkaya yatar. Petekte yönetici yoksa bunlar işçi arı değil, oğul arı olarak yaratılacaktır.

Öte yandan Aristo’ya göre arı dile benzer organıyla nektar emmek ve bacağında biriktirerek polen ve mum toplamak için petekten çıkar. Ancak nektar almak için her seferde aynı cins çiçekten faydalanır. Peteğe döndükten sonra bacaklarındaki yükü boşaltır, karnındaki çiçek nektarlarını ise petek hücrelerinin içine kusar. Aristo ayrıca, arıların peteğe taşıdığı maddelerin tam olarak bilinmesinin mümkün olmadığmı da vurguluyor.

Bir başka antik dönem bilgini, Romalı Marcus Porcius Cato’nun (MÖ 234-149) De Agricultu-ra isimli kitabı, Romalıların arılara ilişkin zayıf fakat renkli bilgilerini yansıtıyor. Cato’ya göre arılar kısmen diğer arılardan kısmen de öküzlerin çürüyen kemiklerinden üremiştir. Cato, bununla ilgili olarak Romalı şair Archelaus’un mısralarmdan da örnek verir:

“Yaban arıları atlardan, balardan sığırlardan doğar “

Cato’ya göre arılar dışarıdan getirdikleri malzemelerle petekte dört madde üretir: Bunlar mum, propolis, erithacen (arı ekmeği) ve baldır. Peteğin girişinde dışarıdan gelen malzemeleri bırakmak amacıyla oluşturulan bir bölme vardır. Arılar bu bölmeyi yapmak için sakızımsı bir madde üretir. Cato bunu propolis olarak tanımlar. Erithacen ise arı besini olmasının yanı sıra petek hücrelerini birbirine yapıştırmak için de kullanılan bir maddedir. Petek ve petek hücreleri balmumundan yapılır. Her hücre altı ya da arı ayağının verdiği şekil kadar kenara sahiptir.

Cato’nun başka bilginlerden edindiği verilere gö-^re, arılar ürettikleri bu dört maddenin malzemesini farklı bitkilerden toplar.

Cato’nun verdiği bilgiler arasında, petek yakınındaki temiz suyun arıların yaptığı balın kalitesini artırdığı da yer alıyor. Öte yandan Cato’nun verdiği bilgilerden arıcılığın MÖ önce 3. ve 2. asırlarda ciddi bir ağırlığı olduğu da anlaşılıyor. Bir dostu kendisine, İspanya çevresindeki peteklerinden yıldan 2,3 ton bal aldığını söylemiştir.

Erken İslam Ortaçağında Bal ve Balansı

Elimizdeki kaynaklardan yola çıkarak, eski Yunan ve Romanın ardından yükselen İslam biliminde de balansına duyulan ilginin devam ettiğini söyleyebiliriz. Özellikle Abbasiler döneminin ilk yarısında (750-1000) yaşayan bilim adamları tıp eserleri başta olmak üzere yazdıkları eserlerde bala ve balansına ayrıntılı atıflarda bulunmuş.

Ünlü Bilgin İbni Sinâ (980-1037) tıp ve farmakoloji üzerine yazdığı el-Kânûn fi’t-Tıb isimli eserinde balı, çiçekler ve diğer bitkilerde saklı olan ve anların topladığı bir tür çiy olarak tanımlar. Ona göre bu çiy yükselen bir buğudur ve geceleri atmosferde dönüşüme uğrayarak hacim kazanır, böylece olgunlaşıp bal olur. İbni Sinâ’ya göre arı, balı yaptığı malzemeyi gizler. Bunun sebebinin arının yaptığı ürün üzerindeki hâkimiyetini koruma güdüsü olabileceğini düşünür. Ayrıca, arının bala kattığı şeylere göre balın besleyiciliği ya da kalitesizliği ortaya çıkar. Örneğin “acı bal” adı verilen bir bal türü vardır. İbni Sinâ iyi balın şekerli, hoş kokulu, hafif kekremsi ve kırmızıya dönük bir renkte olması ve ağdalı yapısı nedeniyle kesintisiz akması gerektiğini söyler. Baharda alman bal en iyisidir, ardından yaz balı gelir.

Ünlü bir başka İslam bilgini Ebû Reyhân el-Bîrûnî (ö. 1048) ise kıymetli taşlar ve madenler üzerine yazdığı el-Cemâhîr fî Marifeti’l-Cevâhîr isimli eserinde, arının bal yapma sistemine ilişkin Araplar’daki yaygın kanıyı ve kendi bilimsel gözlemlerini aktarır.

“Araplar arının çiçeklerin nektarını alıp yiyecek olarak karnına doldurduğunu ve bedeninde üstte ve alttaki delik dışında bir çıkış olmadığını gördü. Bu nedenle onlar balı, arıların karınlarının iki çıkışıyla dışarı çıkan bir gıda biçiminde tasavvur ettiler.

Arı hortum şeklindeki ağzıyla, çiçeğin ortasında, tozdan sürmeye benzer nimeti (polen) toplar. Elleriyle hortumundan alıp bacağına aktarır ve kovana taşır. Ondan bal üreterek, yavrularının beslenmesi, çiçek ve meyvelerin olmadığı durumlarda kendisine azık olması için hücrelere doldurur. Arının taşıdığı yükün onun alt deliğinden çıkan kısmı, dünyanın en kötü kokulu şeyiyken, o kovanın tertemiz kalarak zarar görmesini engeller. Arı güzel kokulara ve hoş tatlara düşkündür.”

el-Bîrûnî’ni anılan kitabında, diğer bir bilim adamı Ebû Hanîfe ed-Dineverî’nin (Ö.896) şunları söylediğini aktarıyor:

“Arı, balın ve yavruların üzerini ince bir balmumu tabakasıyla kapatır ve kapattığı yeri koyu siyah, keskin kokulu, muma benzer bir şeyle sıvar. Bu, darbe ve yaralara karşı etkili bir ilaçtır. Ancak ender bulunur. Farsça’da mumya adı verilir.”

Sözlü, yazılı ve arkeolojik kaynaklardan anlaşıldığı üzere, varlığı belki de dünyanın kendisi kadar eski olan halanlarının tarihin her döneminde insanoğ-lunda merak uyandırdığım görüyoruz. Balansı eski toplulukların efsanelerinde, tapınma ritüellerin-de ve hâkimiyet sembollerinde yerini almış. Bu merakın odağında mükemmel besin olan balın gizemi de yer alıyor. Olağanüstü sayılabilecek bir disiplin ve işbölümüyle ürettikleri balın çok lezzetli üstelik de şifalı olması, insanın balansını kontrol etme sürecini hızlandırdı. İnsan, ateşin dumanı sayesinde bunu başardığında, arının yuvasını yakından gözlemeye ve bu “kanatlı sosyal böceğin” anatomisi, çalışma biçimi ve ürünleri ile ilgili kuramlar geliştirmeye başladı. Orta çağlardan modern dönemlere gelindiğinde, balansına ilişkin eski bilgilerden yanlış olanlar yerini yeni ve kanıtlanabilir doğrulara bıraktı. Ancak günümüzde balardan hakkında hâlâ pek çok bilinmeyen olduğu da su götürmez bir gerçek.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir