Girişimcilik için yeni iş fikirleri

Piyasalar rahatladı. Özellikle girişimciler yeni iş fikirleri peşinde koşmaya başladı. Bir süredir bankalar küçük girişimcilerin yeni iş projeleri için özel birimler oluşturuyor. Kredi musluklarının açılmaya başladığı bu dönemde küçük büyük tüm girişimcilerin rahatlıkla hayata geçirebileceği yepyeni iş fikirlerini masaya yatırdık”

DEĞERLİ okurlarımıza bugüne kadar yüzlerce girişim projesi önerdim. Bunların çoğu hayata geçti. Hatta bir kısmının marka olduğunu da söyleyebilirim. Buna karşın önerilerim arasında henüz Türkiye’de yeteri kadar ilgi görmediğini varsaydığım işler de var.

İşte iki hafta boyunca bu ilginç projelere yeniden kısaca değinmek arzusundayım. Daha fazla projeye yer vermek açısından bu kez önerilerimi bir dosya haline getirmeye karar verdim. Projeleri en çok reyting alanlar arasından seçtim. İşte aşağıda birkaç paragrafla özetlemeye çalıştığım projeler Para okurlarının en fazla ilgisini çekenler arasında. Yeniden inceleyip gözden geçirmenizde yarar var.

Reklamın ve reklamcılığın kuralları değişiyor

İlk hatırlamamız gereken şey klasik pazarlama sistemlerinin değişim süreci içinde olduğu. Geleneksel pazarlama, tıpkı Berlin Duvarı’nın yıkılıp Sovyet sisteminin çökmesine benzer ciddi bir sarsıntı geçiriyor. Tüketici profilinde ciddi değişim ver. Yaş ve öğrenim durumu şimdi daha belirleyici unsurlar. Bu dinamik ortam; yaşları 1835 arasında değişen; televizyon kültürünün iyice ucuzladığına inanmış; internet devriminin yaratıcılığını benimseyen heyecanlı bir tüketim kitlesi.

Yaşadığımız çağın ilk çeyreğinde dünya tümüyle onların denetimine girecek. Bir bakıma üretim faaliyetlerini de onlar yönlendirecek. Stratejik planlama; bütçe öngörüleri ve kontrol yöntemleri gibi eski kavramlar, şimdi yerlerini interaktif tekniklerin “anlık” yorumlarına bırakıyor. Artık “blog kültürü”yle başlayan yeni nesil pazarlama çağı, tüm tüketim değerlerleriyle birlikte, klasik arz talep teorilerini değiştiriyor.

Daha şimdiden genç kuşağın tüm katmanlarına ulaşan SMS tabanlı aktiviteler, interaktif sesli reklâmlar, giydirilmiş iletişim araçları ve kişiye özel protez algılama sistemleri gelecekte öyle bir devinim gösterecek ki bireysel güdülerin kişi bazında tek tek haritası çıkarılacak; bireyin duyumsal frekansları anında bilinecek. Bugün klasik elemanların yanında pek cılız görünen mobil pazarlama, TV ve radyo başta olmak üzere eski kuşağın modası geçmiş mecralarını yerle bir edecek! Cep telefonlarında bedava görüşme karşılığı dinlenen sesli reklâmlar; dijital kimliğe özel promosyonlar; kredi puanlarıyla yapılan alışverişler; sanal piyango oyunları; beğeni sigortalı ürünler ve daha birçoğu yakında demode olacak. Onların yerini çok daha ilginç teknikler alacak. Hatta bu sürecin bir kısmı günlük yaşamımıza girdi bile.

Bir kısmı ise olgunlaşma aşamasına doğru yol alıyor. Yakın gelecekte interaktif gerçekliğe terfi etmeyen ne reklâm ajansı kalacak; ne de klasik pazarlama firması! “Mobil pazarlama” lafı cep telefonları ve internetin değişken dünyasını simgeleyen yeni nesil pazarlama aksiyonlarını ifade etse de kapsamı çok geniş. Maksimum yaratıcılık olanağı sunan bu yeni pazarlama kanalında hedefe birebir ulaşılması işin en büyük cazibesi. Tepki, algılama ve yoğunlaşma gibi veriler anında ölçülürken; interaktif iletişimin tüm olanakları gözler önüne seriliyor.

Dünyada neredeyse tüm bilgisayar kullanıcıları ile sayısı 1.5 milyara yaklaşan uygun cep telefonu kullanıcıları bu pazarın aktif kitlesi. Yakın bir tarihte TV de bu alanın içine girecek. Ülkemizde SMS olarak bilinen standart uygulamalardan EMS, MMS, IMS gibi daha yoğun interaktif tekniklere uzanan ilginç uygulamalar bize yakın geleceği haber veriyor.
Çoğumuzun dikkatini çekmeyen değişimin temelinde haberleşme teknolojilerindeki göz kamaştıran başka gelişmeler de var.

Dünyada halen 50 milyar dolar düzeyinde olan mobil pazarlama, yapılan tahminlere göre 2015 yılında 700 milyar dolara ulaşacak. Değişimin temelinde kitle iletişim araçlarındaki yeni nesil uygulamaların büyük katkısı bulunuyor. İster bugünkü tanımıyla GSM üzerinden yapılan reklam, promosyon ya da sanal araştırmalar; isterse CRM tabanlı mobil içerikli farklı aktiviteler olsun; sonunda kişinin bireysel tercihlerine göre “özelleştirilebilir” karakter gösterecek.

Eğlence, haber, duyuru, yarışma gibi klasik unsurların rahatsız etmeyen yeni nesil reklâmlara dönüştüğünü göreceğiz.
İşte bu aşamada mobil iletişim dünyasına ve onun uzantısı olan yeni nesil reklamcılığa soyunanlar çok kazanacaklar. Bu konuda oturup yeni bir fikir üretmenin tam zamanı…

Açıkhava reklamcılığında da yeni bir çığır açılıyor

Reklam konusundaki girişimcilik yalnız mobil cihazların ve yeni yazılımların ortaya çıkmasıyla sınırlı olmayacak. Kent estetiğine katkı sağlayan görsel panel, billboard ve ışıklı düzenekler şimdi üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin sularına da taşınacak. Tabii estetik unsurları bünyesinde var ederek…

Esasen “outdoor” (açıkhava) reklâmlarında Türkiye’nin artık yeni seçenekleri denemesi gerektiğine inananlar bu inovasyon alanını eninde sonunda keşfedecekler. Şu billboard denen nesneleri denize taşıma fikri de bu değişimin başlangıcı olacak.

Havayla şişirilen mobil panolar bunun ilk örneği. Daha önce yazmıştım; Avustralya’da epey popüler oldu, şimdi Amerika’ya yayılıyor. Aslına bakarsanız oldukça basit bir yatırım. Ortalama bir pano şişirilmeden önce orta boy valiz kadar yer işgal ediyor.

Yaklaşık 30 kilo civarında.

Çok büyük olanların ağırlığı ise 200 kg. Panolar “polish edilmiş vinil”den üretiliyor. Bu yöntem şişmeyi kolaylaştırdığı gibi üzerindeki “hidrofobik” madde sayesinde su tutmuyor. Vinil yüzey tuz ve UV (ultraviyole) ışınlarına karşı iyice dirençli hale getirilmiş.

Amfibi şişme botların kaynak tekniğiyle çift taraflı yapıştırılan panoların dalga etkisiyle patlayıp çatlaması mümkün değil. Sistemi taşıyan iskelette ağırlık noktasını panonun tam ortasına sabitleyen bir mekanizma da var. Karada şişirme işi bittikten sonra kolayca suya indiriliyor ve dev gibi panoların sabitleme işlemi 30 dakikada bitiriliyor. İsteğe göre özel akümülatörle çalışan aydınlatma sistemi de var. Deniz suyuna yansıyan görüntü harika bir efekt oluşturuyor! Sistemin bir başka marifeti daha var. Eğer istenirse sualtından geçirilen “koaksiyel kablolar” yoluyla sistemi dev bir sinema perdesine dönüştürmek de mümkün. Yani sahilden seyredilen dev bir televizyon ekranı! Saatte 75 km hızla esen rüzgâra dahi dayanıklı olan bu panolar üzerinde yeni buluşlara imza atmak isteyenler hemen araştırmaya başlayabilirler. Fikir benden araştırma sizden…

Küçük buluşlarla mobil reklam dünyasına katkı

Zamanında öneriyi yazdım ve çok sayıda mail aldım. Okurlarımızın çoğu market arabalarına ait buluşları nereden öğreneceklerini sordular. Çoğu da bu konuları nereden bulduğumu merak etti. Hemen ifade edeyim ki bu tip buluşların kaynağı ihtiyacı keşfetmekten geçiyor. Ve bununla ilgili Amerika’da birçok inovasyon kulübü var. İşte bunlardan iki örneği tekrar etmiş oluyorum. İster reklam amacıyla kullanın, ister yenilik olarak.
İlk sıradaki yenilikten başlayayım…

Biliyorsunuz; kullanılan “market arabaları” müşterilerin koyduğu yerlerden toplanıp sıraya konuyor. Alışverişe gelen bir başka müşteri aynı arabayla yeniden alışverişe başlıyor. Daha önce arabayı kimlerin ellediği meçhul! Önceki müşteri bir “hepatit” taşıyıcısı olabilir mi? Ya da ilerlemiş mantar hastalığına yakalanmış biri? Hadi bunları geçtik diyelim; örneğin grip mikrobu, sanılanın aksine doğrudan ellerimizle bulaşmıyor mu? Mesela bir önceki müşteri hapşırıklı elleriyle arabaya dokunmuşsa eğer (malum bizde mendil kullanma alışkanlığı yok) anında mikrop size atlıyor!

Canım kâğıt para için de aynı risk söz konusu değil mi diyenlere yanıtım şu: Banknot kâğıtları kısmen mikrop öldürücü özelliğe sahip ve ellerin tamamı onlara dokunmuyor. Amerika’da “salmonella”, “escherichia coli” gibi onlarca hastalık etmeninin bu market arabaları vasıtasıyla taşındığı saptanmış. Çoğu arabanın tutamak yerlerinde “kan”, “mukus” ve “dışkı kalıntıları” bulunmuş! İşte “Dandy Enterprises” adlı yenilikçi firma koruyucu bir düzen icat etmiş. Son derece ucuz ve basit bir nesne. Üstelik kişiye özel…

Teleskopik boru görünümündeki alet arabanın kavrama koluna takılıyor ve otomatikman hijyen sağlanmış oluyor. Üstelik aletin üzerine reklâm koyup promosyon amaçlı dağıtılması da mümkün… Toptan fiyat sadece 5 dolar. Ücrete koruyucu kılıf da dâhil… Girişimin meraklı hikâyesini ”t h e h e a l t h y h a n d le.com” sitesinden okuyabilir; firmayla daha fazla bilgi için irtibata geçebilirsiniz.

İkinci yeniliğe gelince… Amerika’da yılda yaklaşık 45 bin market arabası kayboluyor ya da bir yerlerde yol kenarına bırakılıyor. Kısaca değineceğim güvenlik sistemi, market dışına araba çıkaranlara dur diyen bir buluş. İşin sırrı tekerlerden birine takılan “çip” ve kilitleyici mekanizmada gizli…

Market alanında belli bölgeler gizli şekilde harekete duyarlı hale getirmiş. Market arabasıyla bölge dışına çıkıldığı anda tekerler kilitleniyor ve kontrol ünitesince uyarılan güvenlikçiler yaptığınız bu yanlışlık (!) için size “nazikçe” müdahale ediyor. Sistemde arabaların market içindeki trafiğini kontrol imkânı da var.

Arabaları barkod okuyucularıyla donatıp kasa önündeki yığılmaları önleme projesi bunlardan biri. Raftan sepete ya da arabaya konan her ambalaj otomatik olarak kayda alınıyor; çıkışta kartını okutan müşteri ödemeyi kendi yapıyor.

İnternette “www.gatekeepersystems.com” sitesine girmeniz halinde doyurucu bilgiler alabilirsiniz.

Şimdi de “dürüm pizza!”

Reklam ve yeni buluşlar derken biraz da yeniliklerin kaynağı gıdadan bahsedeyim. Hikâyeyi hatırladınız umarım: Artık bizim mutfak kültürümüzde de yerini alan pizzayı fast food sistemine ilk olarak Amerikalılar açtı. Başlangıç yılları 1950′ler… Fakat pizzanın ana vatanı ve onun gurme ürün haline geldiği yer İtalya’dan Yeni Dünya’ya göç edenler yeni bir alışkanlık başlattılar. Bu göçmenler uzunca bir süre pizzanın kendine özgü lezzetini ve çeşitlerini korumayı başardılar ama sonunda onu fast food sistemine de uydurmayı başardılar.

1905 yılında İtalyan göçmeni Gennaro Lombardi New York’ta ilk “Pizzeria”yı kurdu. Lombardi’nin tüm hayali, İtalya’daki incecik pizzaları Amerika’da üretmek ve ticari hale getirmekti.

Temel malzemesi özel hamur, domates püresi, mozzarella peyniri olan pizzalar, İtalyan tipi sosis ve pepperoni’yle lezzetlendirilince bu yeni beslenme trendi bir anda Amerika’yı sardı.

Uzun süre geleneksel özelliği bozulmayan pizza 1940′lardan itibaren yavaş yavaş Amerikanlaştı: Örneğin Frank E. Fiorello gelenek dışı yirmi çeşitten oluşan “mix pizza”yı yarattı.

1943′de Chicago’da “Pizzeria Uno”yu açan girişimci Ike Sewell, yeni malzemelerle hazırladığı büyük boy pizzalarla meşhur oldu. İlk kalın ve gösterişli pizzalardı bunlar.

Bu arada çeşitler de artı: Karidesli, ıstakozlu, tavuklu pizzalar her gün on Amerikalıdan biri tarafından satın alınıyor ya da pizza mekânlarına sipariş ediliyordu…

1957′de donmuş pizza piyasaya sürüldü. Amerikanvari pizza kültürü artık iyice çizgi dışına çıkmıştı. 1960′lardan sonra pizzayı fastfood alışkanlığı haline getirmek için uğraşıldıysa da başarılı olunamadı. Kimse ayakta gezinirken pizza yemeyi bir türlü beceremedi.

Nihayet 2004 yılında bir girişimci ünlü pizzayı fast food kültürüne uygun hale getirdi. Öyle ki buluşu tüm Amerika’da yayılırken; Endonezya, Kuveyt, İspanya ve Yunanistan’da da benzer ürünler satılmaya başlandı.

Buluş son derece basit bir varsayıma dayanıyordu: Genç insanlar sokakta dolaşırken, doyurucu ve lezzetli pizzalarını yemeli, aceleci ofis personeli ayaküstü pizza lezzetiyle doyabilmeliydi.

İlk deneme Kaliforniya’da yapıldı. Sonuç harikaydı. Herkes buz gibi kolaları ellerinde, lezzetli pizzaları atıştırıp yollarda yürüyordu. Amerika’nın ünlü mutfak danışmanı Nir Adar’ın buluşu olan “koni” şeklindeki pizza ekmeği işte yeni bir pazar yaratmıştı.

Bu hikâyeyi zamanında etraflıca yazdım. Hatta İstanbul’da bir girişimci daha önce davranmış ve bunun çok güzel ör neklerini yapan bir projeyi hayata geçirmişti. Şu anda ismini hatırlayamıyorum. Umarım başarılı bu girişimi büyütmüş olmalı…

Benim burada yeni bir buluş olarak bahsedeceğim uygulama ise “dürüm pizza!” Bu yeni buluş klasik pizza çeşitlerinin Anadolu’ya özgü ağız tadı haline getirilmiş şekli. Sistem çok farklı değil. Pizza harcı ince açılmış “dürüm ekmeği” (lavaş da deniyor) üzerine konuyor. Pişme işlemi tamamlandıktan sonra dürüm formu veriliyor. İster ayakta ister oturarak tüketmek mümkün. Çeşitler ise neredeyse klasik pizza tipleriyle aynı. Bir farkla ki tıpkı lahmacun gibi bambaşka lezzetleri keşfetmeniz imkânı var ve bildiğimiz pizzadan daha lezzetli. Büfelere, köşebaşı fast food işletmelerine oldukça uygun bir iş. Yaratıcılık, yenilik ve farklılık olanakları ise sonsuz!

Gıdada ulusal politikalarla birçok marka oluşacak

Fast food gibi Amerika orijinli uygulamaların yanı sıra milli kültürümüzün temel direklerinden olan Türk mutfağını da unutmamak lazım. Hatırlayacaksınız bundan iki yıl önce Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda “coğrafi işaretler sergisi” açılmıştı. Yılların imbiğinden süzülüp gelen ve mutfak kültürümüze mal olmuş yöresel ürünler bu sergide tanıtılmış ve çok da ilgi görmüştü.

Bilmeyenler için hemen hatırlatayım; bu “coğrafi işaret” kavramı kendi içinde ikiye ayrılıyor: “Mahreç” ve “menşe”. Mahreç “köken” demek; menşe ise herkesin malumu olan bir terim…

Mahreç dendi mi önce ürünü yaratan kaynağın coğrafi tanımı akla gelmeli. Örneğin “Adana kebabı” ya da “Urfa yağı” gibi… Bir başka deyişle mahreç; Adana’ya mal olmuş imalat reçeteleriyle “Adana kebabı”nın ancak Adana’da üretildiğini gösteriyor. Bu durumda Adana dışında yapılanlar gerçek anlamda “Adana kebabı” olmuyor! Görüldüğü gibi algılama açısından bu iş, hem fiziki hem de ruhsal boyuta sahip; Adana dışında üretilenlerin lezzetinde bir şeylerin eksik olacağı kaygısı var. Markanın nitelik ve ünlenişi itibariyle coğrafi sınırların belirlenmiş olması tescilde esas.

Bu durumda diyelim ki İstanbul’da faaliyet gösteren ünlü bir restoran, mönüsünde yer verdiği “Adana Kebabı” için imalat ve kalite izni alması lazım.

Bu yöntem mamul yozlaşmasının önüne geçtiği gibi; uluorta kullanılan yöre adlarının ticari istismarını da önlüyor.

Menşe işaretinde ise bu kez yerelliğin kendisi ön planda: Öyle bir ürün düşününüz ki o bölge dışında üretilmesi imkânsız. Örneğin “Anzer balı!” Arı kovanlarını başka yere taşısanız bile o bal artık “Anzer balı” değil. İşin sırrı coğrafyanın niteliğinde: Bitki örtüsü, yörenin yüksekliği, nemi, havası filan… Aynı kapsama “Ayvalık zeytinyağı” ve “Kayseri pastırması” gibi ürünler de giriyor.

Örneğin, Ayvalık yöresine 250 yıl önce Midilli Adası’ndan getirilmiş zeytin ağaçlarının genetik özellikleri var. Zeytinyağında “nefaset” denen aroma ve lezzet maddeleri sadece bu ağaç cinsine özgü. Bu nedenle Ayvalık Sızması her zaman diğerlerinden farklı oluyor.

Tam tersi de var… “Bayrampaşa enginarı” lafını artık kullanamıyorsunuz örneğin. Çünkü enginarın kökenini teşkil eden soyla ilgi çoktan kaybolmuş. Bayrampaşa’da bırakın enginar yetiştirmeyi şimdi nefes almak bile zor. Dolayısıyla coğrafi işaret tanımına uymayan isim ve simgeler tescil kapsamına girmiyor. “Beykoz’un kalkanı”, “Çengelköy’ün hıyarı” gibi tanımlamalar da bu bapta yorumlanması gereken örnekler.

Buna mukabil bir “Kırkağaç kavunu” her zaman farklı! Bu doyumsuz lezzet, yöreye özgü genetik özelliğiyle hala yaşayan bir marka olma özelliğini koruyor! Yöre adlarının illa da il, ilçe, köy, kasaba olması da şart değil; bir havza, bir bölge ya da bir ülkeyi ürünün markası yapmak mümkün. Örneğin “Türk kahvesi” deyince; işin içine ulusal olmaktan da öte, milletin ortak beşeri unsurları da giriyor.

Bu konuda hazıra konan Yunanlılar ha bire şamata çıkarsa da kahve bizim malımız. Türkler tarafından üretilmiş; Türk halkına özgü ve Türk adına mal olmuş bir milli ürün! “Coğrafi işaretler”in belirlenmesinde kamu düzeni ve genel ahlak kurallarına uyulması şart. Enstitü bu konuda son derece titiz davranıyor. Kıyısından köşesinden esnetilip; işin kitabına uydurulması mümkün değil. Örneğin, halkın diline yerleştirilmeye çalışılan “Konya Mevlana şekeri” ya da “Manisa kuvvet macunu” bunlara iki örnek.
Keza, “Adana usulü kebap” ya da “Van tipi otlu peynir” gibi araya sokuluveren “usulü”, “tipi”, “tarzı” gibi fazladan laflar da yasaklanmış durumda.

Bu türden uygulamalar coğrafi işaret hakkına tecavüz olarak değerlendiriliyor ve suç sayılıyor. Cezalar hayli ağır; hem hapis hem de para cezası var. Belli ki kültürümüze mal olmuş tüm değerler ulusal bütünlüğümüzün yerel simgeleri olarak artık koruma altında.

Bu konuyu tekrar gündeme getirmemin nedeni yemeklerimiz başta olmak üzere çok sayıda “coğrafi işaret” konusu hala gündemde. Önerim bu işi meslek edinip coğrafi işaret taşıyan ürünler için bir ihtisas marketi açmak. İnanın metropol kentlerimizde büyük ilgi görecek. İşin büyüklüğünü ise anlatmaya hiç gerek yok!

Değişen iklim koşulları Jojoba yağını işaret ediyor

Soya yağı, kanola yağı derken iş “jojoba yağı”na kadar geldi nihayet. Bu yağın elde edildiği bitkinin adı “jojoba.” Yerel dillerde “yoyoba” veya “hohoba” da deniyor.

Jojoba tipik bir step bitkisi. Hem çölleşmiş hem de bozkır haline dönüşmüş topraklarda yetişiyor. En önemli karakteri genetik olarak hastalıklara karşı dayanıklılığı ve kuraklığa meydan okuması…

Halen özel plantasyon alanlarında en çok Kaliforniya ve Arizona’da kültürü yapılan bitkinin çalı biçimindeki ağaç formundan çeşitli maddeler elde ediliyor.

Kuraklığa ve tuzluluğa son derece dayanıklı… Kökleri 12 metre kadar derine iniyor. Asıl ilginçliği gece gündüz sühunet farkından serbest atmosferde oluşan bağıl nemi soğurarak su ihtiyacını karşılaması. 1200 metreye kadar yükseltilerde yetişen bitkinin ekonomik verim açısından ömrü yaklaşık 50 yıl.

Dekar başına belli aralıkları korumak şartıyla ortalama 50 ağaç düşüyor. 50 yıl içinde her yıl dekar başına 1 ton tohum alınabiliyor. Bu ağaç başına yaklaşık 20 kg tohum üretimi demek.

Ağaçların tohum kalite verimliliği yıllar içinde değişmiyor. Dünyada yağ kalitesi yıllarca aynı kalabilen tek tohum jojoba. Araştırmacılar bu yağdaki oksidasyonu önleyen maddeyi izole etmeye çalışıyorlar. Bu başarılabilirse zamanla evsaf yitirmeyerek hiç bozunmayan bir yağ elde edilmiş olacak.
Bu yağın rafine edilmemiş ham fiyatı 3 bin 600 ila 4 bin 200 dolar/ton düzeyinde. Jojoba’nın en önemli kısmı yüksek yağ verimine sahip tohumları… Tohumların yüzde 42 ila 51′i en yüksek kalitede yağ haline dönüşebiliyor. Bu özelliğiyle hintyağı bitkisinden daha verimli…

Elde edilen yağ henüz rafine edilmemiş ham haliyle dahi son derece ilginç özelliklere sahip. Öncelikle tüm makinelerde yüksek sıcaklık ve basınç altında moleküler yapısı bozulmuyor. Mikronize kaydırıcılık özelliği sayesinde metal ve makine aksamlarında en ince poröz yüzeylere dahi nüfuz ediyor. Yüksek kompresyon ve basınç altında köpüklenmiyor.
Yağın içeriğindeki “metil polisiloksan” benzeri doğal kimyasal yapı köpük oluşmasını önlüyor. Jojoba yağı yüksek sürtünmeyi önlemek amacıyla füze ve uzay araçları gibi en hassas teknolojik makinelerde kullanılıyor. Yüksek devirli turbo ve “turboprop” sistemlerin ise vazgeçilmezleri arasında.

(Örneğin pervaneli uçaklar.) Jojoba yağı genellikle yanmayan ve duman çıkarmayan tek yağ. Yüksek derecelerde bile ısınmaması ve bozunmayan stabilitesi onu çelik sanayinde kullanılan tek bitkisel yağ haline getiriyor.
Diğer taraftan gıda olarak kolaylıkla hidrojenize edilebiliyor. Bu özelliğiyle yumuşak ve ipeksi dokusuyla kozmetik sanayinde de kullanılıyor. Epitelyum dokusunun yenilenmesini sağlayan “jojoba”nın bir diğer özelliği ise açıktan nem soğurması. Bu niteliği sayesinde deri yüzeyinden su kaybını önlüyor.

Böylece hassas ciltleri koruyan en önemli kozmetik maddelerden biri haline geliyor. Ayrıca piyasada çok pahalı olan doğal nitelikli E vitamini (alphatocapherol) “jojoba”dan elde ediliyor.

Jojoba tuz deşarjı nedeniyle kimyasal yapısı bozulan verimsiz bozkır topraklarından deniz kenarındaki tuzlu kumluklara kadar her yerde yetişiyor. Özellikle yarı çöl niteliğindeki topraklar onun en çok sevdiği alanlar. Toprağın yüzde 4′e kadar tuzlu olması halinde dahi en yüksek düzeyde verim alınabiliyor.

Jojoba ilk iki yıl uzun aralıklarla birkaç kez sulanıyor. Ondan sonra su istemiyor. “Jojoba”nın yağına kalite katan en büyük unsur ise sadece güneş ve kısmen çölleşmiş bozkır toprağı. Doğal zararlısı neredeyse yok. İlaç ve gübre gerekmiyor.

Başta GAP projesi kapsamı dışında kalan verimsiz araziler ile fazla yükseltisi olmayan Akdeniz, Orta Anadolu geçiş havzalarında iyi verim alınabileceği düşünülüyor. Ege bölgesinin verimsiz arazileri de kapsam içinde.

Bize yakın iklimlerde yetiştiği tek yer ise İsrail. İsrail, jojoba tarımını tamamen kültüre almış durumda. İsrail bu bitkiyi hem ekonomik hem de stratejik anlamda yetiştiriyor. Böylece verimsiz alanlar yeşeriyor; erozyon önlenmiş oluyor. İsrail’de çeliklerle çoğaltılan bitkiden her yıl ciddi kazançlar elde ediyor. Tohum ihracı ise en çok Amerika, Avustralya ve Fransa’ya yapılıyor.

Halen başta Çin olmak üzere Hindistan ve Kuzey Afrika ülkeleri bu bitkiyi verimsiz alanlarında yetiştirmeyi planlıyorlar. Yakın bir gelecekte bitkinin enerji açığını kapatacak yakıt dönüşüm özelliği kazanacağı yönünde ciddi beklentiler de var. Jojoba yağına olan ihtiyacı şu anda Amerika, Meksika ve kısmen Avustralya karşılıyor. Ancak arz ve talep arasındaki açık günden güne artıyor. Bugün için jojoba dünyada stratejik bitkiler arasında en ön sırada.

İlgi duyan girişimciler ve çorak arazilerinde zor koşullarda gerçekleştirdikleri tahıl tarımına alternatif bitki olarak “jojoba”yı düşünebilirler. Bu konuda ciddi araştırmalar yapan ve tohum adaptasyon çalışmalarını başarıyla gerçekleştiren Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne başvurmakta yarar var.

Nur Demirok-Para Dergisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir